Gündüzünü Kaybeden Kuş

Martılardan bahsediyorum. Onları sayısız çığrış ve çırpınışlarıyla kıyılarda görür, duyar ve görmesini de severiz. Fakat bildiğimiz o martılardan çok daha büyük ve kanatları çok daha uzun bir açık deniz martısı vardır. Onlara Güney Akdeniz’de “miho” derler. İşte onlardan söz etmek istiyorum.

Sanki kuş değildir de, kanatlanış bir köpük parçası -ne bileyim- bir ıssızlık parçasıdır. Denizin o hırlayan uçurumları, tepetakla dönmüş Niyagara çavlanı (= Çağlayanın büyüğü, şelâle) gibi havaya yükselirken, onlara gün göründü demektir. İşte o zaman fırtınayı da,kara bulutları da ta aşağılarda bırakırlar. İnsanın hayalini bile korkutan, çıldırtacak yüksekliklere çıkarlar. Göklerin koynunda küçücük mavi bir nokta olurlar. O nokta, çıkar çıkmaz da maviliklerde erir ve garip kuş, maviler çölünde, sessizlik içinde yapayalnız. Fırtınasız, açık havada başka bir dünyadan geliyormuş gibi, ara sıra uzun bir çağırış duyulur gibi olur. İnsan, ” Acaba gök mavileri mi dile geldi? ” diye dört yana bakınır durur. Oysa öten, denizin kartalıdır. Bu fırtnalar imparatorunun hızı kasırgayı aşar. Rakibi ancak şimşektir. Denizin ve sonsuzlukların bu kayıtsız seyircisi, karaların kartalı ve akbabası gib yırtıcı gagalı ve pençeli değildir. Enginin bu kuşu, en yükseklerde uçan bir ak bulut hayatını yaşar.

Hacı Süleyman, şafaktan beri elde çifte, önde köpek, kıyı kıyı taban tepiyordu. Tanyeri uyanırken, keklikler derelerden, yamaçlardan cak cak cak cak cak cak.. ederek, yeni doğan günü bütün kuşlar, böcekler, çalılar, dağlar, taşlar ve denizlerle esenliyorlardı. Ne bir kuş, ne de bir böcek olan Goethe’nin bile ölürken ve kapkara sonrasızlığa göçerken son çağırışı “Işık! Işık! Işık!” değil miydi? Çiçek, balık, kuş, insan hepsinin aradığı ışık işte ağarmaktaydı. Keklikler hamamböceği, solucan, akrep, tespihböceği değillerdi ki karanlıkları arasınlar. Onlar güneşle ve güne§ten yaşıyorlardı. Zavallılar o ışığı sesleriyle, şarkılarıyla içlerinin ışığından gelme, ışıklarıyla esenliyorlardı. Günün ışığı keklik için güvenlik demekti. Hem kendisi, hem de palazları için karanlıklardan gelen korkuların sonu idi bu. Artık çalılıkların en kuytu ve gizli boşlukları bile aydınlanıyordu. Bütün ana keklikler yuvalarının kenarına oturmuşlar, “Merhaba!” diyerek gevezelik ediyor ve “Bir karanlık gece daha atlattık,” diye birbirlerini kutluyorlardı.

Hacı Süleyman yürüye yürüye dik bir kayalığın dibine vardı. Her yan keklik ötüşü kesilmişti. Gelgelelim binlerce kekliğin bir taneciği bile ortada yoktu. Hacı Süleyman köpeğine kızdı, “Senin burnun mu yok ne? A it oğlu it!” diye çıkışarak köpeğe bir tekme attı. Köpek kuyruğunu ardına kıstı ve beş on adım öteye kaçtı. Hacı Süleyman’ın gözlerini kan bürümüştü. Bu keklik bolluğundan üç dört çift olsun vuramasın ha? Elinden gelseydi çifteyi güneşe tutup, öldürücülük tutkusunu doyurmak için ateş edecek ve güneşi kör edecekti.

Tam o sırada önünde yürüyen uyuz köpek yarı havlayış, yarı uluyuştan ibaret bir ses çıkardı. Aynı zamanda da Hacı Süleyman, başının üzerinde, yükseklerde bir kanat hışırtısı duydu.

Yüksek bir kayanın tepesinde yumurtlayan bir miho kanada kalkmıştı. Hacı Süleyman birdenbire çiftesini havaya dikti ve çiftenin iki gözünü birden ateşledi. Miho kanatlarını topladı, avına saldıran bir şahin gibi, aşağıya doğru düştü. Havaya, yolunan bir sürü tüy uçtu. Kuş sendeledi, dengesini buldu. Ve bir fişek gibi dosdoğru yükseklere fırladı. Ardı sıra bıraktığı tüyler döne döne yere indi.

Yandan gelen saçmaların biri, kuşun bir gözünden öteki gözüne geçerek, ikisini birden akıtıp kör etmişti. Kuş artık korkunç ve garip bir karanlıkta uçuyordu. Hiç durmadan, dinlenmeden beş saat uçtu. Doğdu doğalı tanıdığı göğü karanlıklarda aradı. Fakat göğü bulamıyordu. Biliyordu: Yuvası göğün bir kenarında, bir kayanın üzerindeydi. Yavruları yiyeceksizlikten ne haldeydiler acaba? Annelerinin mavilerde çınlayan sesini araya araya, göklere baka mı kalacaklardı? Kuş olanca gücünü yeni baştan kanatlarına verdi. Herhalde bu karanlıkları aşacak ve karanlıklardan ötelere yayılan mavilere ulaşıp dalacaktı.

Böylelikle dört beş saat daha uçtu. Artık gece olmuştu. Miho hâlâ gündüzü arıyor, ama bulamıyordu. Kanatları ağırlaşıyordu. Kanatlarıyla aydınlığa varamayacağını anladı. İşte o zaman masum sesiyle mavi yükseklikleri yaratmaya kalkıştı. Türkü söyledi. Türküsüyle ve içinin ateşiyle zindan kesilen evreni, apaydın edecek olan güneşi yaratmaya çabalıyordu. Fakat artık bitkindi. Gecenin karanlığında sesi sendeliyordu.
Engin üzerliklerin bu tenha uçucusu, karaya ancak yavrularıyla bağlıydı. Yavrularının yuvasını, bağrından yolduğu tüylerle döşemişti. Son bir defa, karanlıkta iki ayaklı birer pamuk yumağına benzeyen sarı gagalı yavrularını çağırdı. Sesi kısıldı. Gırtlağından garip gürültüler çıkararak ve tekerlenerek çırpına çırpına denize düştü.

Ertesi günü, ıssız denizlerde bir beyaz tüy yüzüyordu ancak.

Halikarnas Balıkçısı

Reklamlar

Horoz Ömer

Anası onu yaz tatillerinde tramvay deposu yanındaki esnaf kahvesine çırak verirdi. Tatsız tarafları vardı bu işin… Meselâ, müşterilerin çoğu “Ulan veled!” diye çağırırdı. Hele bazıları, çayları, kahveleri biraz gecikse ocakçının suçunu onun çelimsiz omuzlarına yükler, tersleyip küfür ederdi: “Veledizina!” Bütün kahvede bir kahkahadır kopardı. Gelsin Veledizina, gitsin Veledizina. Çocuk değildi artık… İlkokulun beşinde okuyordu. (Ama, düttürü pantalonunun örtemediği kuru bacaklariyle, sıska vücudiyle onun beşte okuduğuna, on iki yaşını sürdüğüne kim inanırdı?) Veledizinanın ne demek olduğunu öğretmen Hafize Hanım öğretmemişti, fakat biliyordu. Anası duysa kıyametleri koparır, şu kahvenin camını, çerçevesini indirirdi vallahi… Direk gibi babası, at arabasına yüklemek için bir apartımanın dördüncü katından “gaydırop” indirirken tepetaklak olup kafasını duvarlara çarparak mort limanına teslim bayrağını çekeli iki sene ya doldu, ya dolmadı.

Kahveci de ters bir herifti haniya… Öğretmen Hafize Hanım bir gün onlara dünyanın yuvarlaklığını, fırıl fırıl döndüğünü anlatmış, insanların gökyüzüne uçmadıklarını izah için de bir misal vermişti: Kahveciler bazan, üzerinde su dolu bardaklar, kahve fincanlariyle askılarını fır döndürürlermiş de ne suyun, ne kahvenin damlası dökülürmüş!

Horoz Ömer bu deneyi bir gün yapmağa kalkıştı. Bittabi yüzüne gözüne bulaştırdı. Bardaklar tabaklar havada uçtu. Ustasından öylesine bir dayak yedi ki, alimallah şu koskoca dünya gözlerinin önünde fırıl fırıl döndü.

Ama, tatlı tarafları da vardı bu çıraklığın… Meselâ, tramvay deposunun duvarı dibindeki seyyar mangalında palamut, uskumru kızartan balıkçı, öğle üzerleri yarım ekmekle palamutlarından birini gövdesine indirdi mi, balığın zehirini öldürmek isterdi:

-Ulan veled, okkalı bir kahve!

Ömer hemen seğirtirdi. Cömerd adamdı balıkçı… Kızarmış palamutlardan ince bir dilim seçer, bir dilim ekmekle ona sunardı.

Sonra, tramvay deposunun mutfağı da hemen karşılarındaydı. Günün bazı saatlerinde mis gibi bir yahni kokusu Horoz Ömer’in burnunu, ciğerlerini doldurur, yemekten sonra kahve içmeğe gelen vatmanlar, biletçiler onu imrendirirdi.

Ömer, Hafize Hoca’dan öğrenemediklerini (yani hayatı, dünyayı, insanları ve iyiliği, kötülüğü) bu kahveden öğrendi.

Palabıyıklı, iriyarı bir bekçi vardı ki, ömürdü vesselâm… Kara bıyıkları kulak memelerine varırdı. Pek genç sayılmazdı ama, bıyıkları kurum gibi karaydı: Berbere gittiği zaman kesenin ağzını açar, habire kozmatik sürdürürdü. O, bütün heybetinin, kuvvetinin bıyıklarından doğduğuna inanırdı. Kudretini saçlarında vehmeden Samson gibi… Bir gün bıyıklarını kaybedecek olursa bekçilik yapamayacağından korkardı.

Bekçi Murtaza kadınlara bayılırdı. Önünden tombul tombul, bıngıl bıngıl bir hatun geçmiye görsün! Gözleri mahmurlaşır, kara bıyıklarını burmaktan parmakları simsiyah kesilirdi. Ona takılırlardı kahvedekiler:

-Hah şöyle, Murtaza… İnsana alış be kuzum, insana alış!

Horoz Ömer hikâyeyi biliyordu: Vaktiyle astığı astık, kestiği kestik bir adam, bir çergiye düşmüş top gibi… Çeribaşıyı yakalamış: “İllâ bana bir dişi ayı bulacaksın!” diye dayatmış.

-Aman ağam! Etme ağam, eyleme ağam!

-Suuuss! Bulmazsan seni asarım, keserim, biçerim!

Çeribaşı dağ, bayır dolaşmış. Yok! Yok vesselam… Ağanın kurşunlariyle delik deşik edileceğini bile bile, çergiye dönmüş. Bir de ne görsün? Ağa hazretleri genç, güzel karıciğiyle oynaşmıyor mu? Adamcağız geniş bir soluk salıvermiş:

-Hah şöyleee! İnsana alış be ağam, insana alış!

Bekçi Murtaza, memleketinde bir halt edip dağa kaçmış fi tarihinde… Bir mağarada gizleniyormuş. Zifiri karanlık bir gece -gök gürültülerinin top gibi patladığı, şimşekli, yıldırımlı bir gece- gözlerini açmış ki, yanıbaşında bir dişi mahlûk! Gerisini siz düşünüverin! Dağ başında, günlerce kadına duyulan hasret… Fakat, sabahın ilk aydınlıklarında ne görsün? Bu dişi mahlûk bir ayı değil mi?

Ömer’in ustası anlatırdı: Bir gün sabaha karşı, bekçi Murtaza’yı Aksaray parkında çırılçıplak görmüşler. Parkın bahçıvanı, yeşillikleri sulamayı bırakmış, elindeki hortumu Murtaza’nın üzerine sıkarmış habire…

-Bu ne hal Murtaza Efendi!

-Ben Müslüman adamım, demiş; başımıza bir kaza geldi. Gece vakti hamam bulamadık. Mahalleyi cenabet bekliyemezdik ya!

“Keyif kahvesi” müşterileri arasında bir adam vardı ki, Horoz Ömer onu gördükçe fıkır fıkır gülerdi: Boynunda kolalı dik yakası, papyon kıravatı, eski redingotu ile, yarım asır önce Febüs fotoğrafhanesinde çektirilmiş bir kartpostaldan fırlamışa benzerdi bu adam… Ne suratı ustura, ne de kafası berber makası görürdü sanki… Kahvede saatlerce oturur, tek kelime konuşmaz, arpacıkumrusu gibi düşünürdü.

Horoz Ömer, işi biter bitmez -ki yatsı vakti evine dönecekti; ustasiyle anasının pazarlığı böyleydi- soluğu Yenikapı sahillerinde alırdı. Bir lâğım borusunun yanında arkadaşları gibi o da çırılçıplak soyunurdu ve haydi cup denize!

İlk zamanlar, sahilden on metre uzaktaki kayaya nefes nefese yüzerdi. Sonraları, üçüncü kayaya -yani yirmi metreye kadar- tıkanmadan açılabildi.

Anası denize girmesine razı değildi. Geciktiği akşamlar elindeki petrol lambasını suratına doğru uzatır, uzun uzun gözlerinin içini dikizlerdi:

-Doğru söyle lan! Denize girdin değil mi?

-Girmedim!

-Soyun bakayım…

Ömer çırılçıplak soyununca sırtını, göğsünü yalardı.

-Yalancı, pis köpek! Denize girmişsin. Yut[t]uramazsın bana!

Mahallelerinde Kâtib Salih Efendiler oturuyordu. Kâtib Salih’in oğlu Pertevniyal lisesinde öğrenciydi. Ömer bir gün ona anasının kerâmetini anlattı.

-Kocakarı denize girdiğimi nasıl anlıyor, şaşıyorum abi… dedi.

Kâtib Salih’in oğlu kahkahayla güldü:

-Ben de seni akıllı sanırdım, Horoz Ömer!

-Anan ne yapıyor da anlıyor dedin?

-Sırtımı yalıyor.

-Denizde hiç su yutmadın mı yüzerken?

-Çooook!

-Tatlı mıydı lan?

-Zehir gibi tuzlu!

Horoz Ömer’in kafasına o zaman dank etti. Şimdi ikisi birden gülüyordu. Ama, Ömer’in gülüşü pek içten değildi. Enayiliğine adamakıllı içerlemişti.

Artık denizden dönerken, terkosun altına çırılçıplak yatıyor, vücudundaki tuzu akıtıyordu.

-Gene denizde miydin lan?

-Değildim, anacığım.

-Yalan!

-Ekmek kör etsin ki…

-Soyun kâfir…

Anası onu şimdi biraz daha mufassal yalıyor, bir şey anlayamayınca çileden çıkıyordu.

-Denize girmemişsin, ama gülüyorsun!

-Sen yalarken gıdıklanıyorum da ondan, anacığım!

Horoz Ömer, bir akşam denizden çıktığı zaman, elbiselerini bulamadı. Çalmışlardı. Bir kaya dibinde tir tir titreyerek gece yarısını etti. Uzunyusuf’taki evlerine sabaha karşı döndü. Anasını uyandırmaktan korkarak pencereden içeri girdi. Hakkuran kafesi gibi bir yerdi bu ev zaten… Gecenin ayazı, rutubeti kırık camlardan taşlığa doluyordu.

Üzerine bir örtü bite bulamadan uyuyakalan küçük Ömer şifayı kaptı ve kurtulamadı.

Binnaz Hanım, ne zaman denizi görse, küçük Ömer’ini, onun tuzlu sırtını hatırlar ve burnunun direği sızım sızım sızlar.

Reşat Enis AYGEN

Havva

Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitaplarımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis, hırsız.

Annem, bu gün onu bir temiz dövdü. Tabi( döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: “Kız niye kestin halıyı?” dedi. O. “Kuş var halının içinde”, dedi “Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım.” Gördün işte kuşu. Bir “Tövbe tövbe ana” bellemiş, onu söyler.

Bari bir işe yarasa. Ne olacak görmemiş ki! Sen onu bırak, öteyi karıştırsın, beriyi karıştırsın sade. Miskin. Üstüne bir de ağır. Sekiz saatte bir bulaşığın içinden çıkamaz. Sonra da doymak bilmez. İyi vallahi!

Geçen gün de ne oldu. Annem misafirliğe gitmişti de. Evde yalnız kaldık bununla. Bizim komşu imamın oğlu Recep evimizin önünden geçti. Döndü gene geçti. Ondan sonra da oturdu karşı kaldırıma, şarkı söylemeğe başladı. Nasıl da bağırıyor pis pis. Bu da oturuyordu sedirde. Bir fırladı durup dururken yanımdan. Korktum. Sonra merak ettim, ne oldu buna diye. Gidip baktım arkasından. Mutfağa girmiş, pencereyi açmış el sallıyor utanmaz. Anneme söyleyeceğim ama. Görür gününü o. Lekeli entarimi sakladığım yerden çıkarıp anneme göstermesini biliyor ama. Ne yapayım. Dut lekesi işte. Çıkmadı. O kadar uğraştım. İnşallah başına bir bel( gelir de kurtuluruz. Allahım şunu öldür.

Nasıl çıktı dediğim. Oh olsun! Kütük gibi şişti bacağı. Geceleyin asmadan üzüm koparmağa çıkmış, düşmüş, doğru idare lambasının üstüne. Cam kırıkları yağına girmiş hep. Aptal.

Babam da çok merhametli. Kalktı bu çirkin kızı İstanbul’a götürdü. Yalnız kaldık. Annem gizli gizli ağladı.

Bir aydır rahatız. Keşke hiç gelmese bu Havva.

Geldi ama. İyi olmuş.

Annem dün dedi ki: “On baş soğan koysam bu kızın önüne yiyebilir mi acaba?” “Koyalım anne, bakalım yiyebilecek mi?” dedim. Koyduk. Vallahi bitirdi hepsini. Şaştık kaldık. Gözlerinden zırıl zırıl yaş akıyordu da gene yiyordu. Sonra annem: “Kız sigara da içer misin?” dedi. “İçerim”, dedi. “Al şunu iç hadi.” Meğer sigaranın içine tuz koymamış mı annem! Çatır çatır sesler çıkmaya başlayınca korkusundan sigarayı atıp öyle bir kaçtı. Katıldık gülmekten.

Sütçü Hacı bunun için bıçak çekmiş g(ya Recep’e. Bir de bu çıktı. Geçen gün annemin yanında da söylemez mi! Öyle kızdı annem. “Kız nasıl söz o öyle”, dedi. “Duymayım bir daha bak. Yoksa öldürürüm seni.” Annem öyle dedi, ama o gene bana: “Vallahi bıçak çekti kız”, diyor.

Annem bir yere gittik mi onu eve kilitler. Yoksa alır başını gider. Bir gün az daha ölüyordu. Annem çamaşırlığa kilitlemişti de. Maltızda kömür varmış. Akılsız pencereyi açıversene. Neler çektik. Sarımsaklı yoğurt yedirdik. İçim bulanıyor. Altına etmişti.

Fatm(nım diyor ki: “Bu kız kedi canlı, gebermez.” Haklı. Domuz gibi yiyor. Ama ne versen. İki tanecik misafir şekerini anneme söylemeden aldım diye, on değnek yedim avcuma. Onun yüzünden. Nereden de görmüş fesat.

Annem de tuhaf ama. Başını dizlerime koyuyor, öyle yatıyor. Bazan da dizime daha çok bastırıyor gibi geliyor bana. Dizim çok ağrıyor ama çekemiyorum. Yüzüme öyle tuhaf tuhaf bakıyor ki!

Sonra bir gün kapıdan dinledim. Babam anneme: “Aç ağzını tüküreceğim”, diyordu. Annem de: “A! Bey olur mu öyle şey”, diyordu. Sonra babam kalın kalın güldü: “Denedim seni be!” dedi. “Sen ağzını aç bakalım bir kere, tükürecek miyim?” Şaştım kaldım. Neden böyle konuştular? Kaç kere anneme sorayım dedim, sonra vazgeçtim. Kapıdan dinlediğimi anlarlar diye. Zaten annemden ödüm kopar. Vururken sesini çıkarmayacaksın. Hele bağır. Ben bağırmıyorum ama ağlıyorum. O deli hiç ağlamaz. Avazı çıktığı kadar bağırır sade. Babam kaç kere: “Bu kız adam olmayacak, gönderiverelim köyüne gitsin.” dedi. Gitse de kurtulsak ya. Annem: “Acıyorum kıza”, dedi. “Kimsesi yok. Hem kuvvetli. İşime yarıyor. Nasıl olsa l(zım biri.” Bari o kadar iyilik ediyoruz, o da uslu uslu otursa ya. Bir de tutturmuş karnım ağrıyor diye. Ağzı öyle fena kokuyor ki! Sonra iki de bir, solucan bulup beni korkutuyor. Bu yüzden iştahım kesildi. Anneme de söyleyemedim. Söylesem o da sürahimizi benim kırdığımı söyleyecek anneme. Halbuki Mestan kırdı sıçrarken. O kırmadı ama ben öyle dedim anneme. Ne yapayım ucunda sopa var sonra!

Havva üç gündür hasta. Evin içi leş gibi kokuyor. Ne yaptıksa kar etmedi. Alttan üstten gidiyor. Kimi sürgün dedi, kimi humma. Doktor da adını unuttum bir şey dedi. Allah korusun hepimiz ölürmüşüz. Sonra değil, dedi. Bereket ben okula gidiyorum. Kokudan durulmuyor yoksa.

Neyse onu kömürlüğün yanındaki odaya koydular. Babam evi badana ettirdi. Annem de günlük yaktı. Benim odamın duvarları yeşil. Ben bazan aşağıya inip penceresinden odasına bakıyorum. Çarpınıp duruyor. Kazık kadar kız ufalıvermiş. Ne oldu buna? Ama o ölmez ki. Gene iyileşir. Bacağını keseceklermiş İstanbul’da. Keşke kesselerdi. Otururdu bir köşede hiç olmazsa. Hep pis boğazı yüzünden başına bu belalar geliyor. Şimdi pişman olmuş kaç para eder. Annem sıkıştırdı da söylemiş. Çöplüğe attığımız yağ tenekesinin dibini sıyırmış, yemiş de ondan böyle olmuş. Komşular paslı tenekeden zehirlendi diyorlar. Annem: “Bir de okutsak mı acaba” diyor.

Annem bu gün ağlıyordu. Zavallı annem. Beni çok döver ama onu çok severim. Kaç bayram kendi güzel elbiselerini bozdu da bana dikti. “Niye ağlıyorsun?” dedim. “Havva ölecek galiba kızım”, dedi. “Ona ağlıyorum.” Birden benim de içim doldu. Ben de ağlamaya başladım”. “Havva ölecek ha! Ölmesin anne!” “Belli olmaz kızım. Her şey Allahtan. Hadi git ağlama.” Annem öyle dedi, ama ben ağladım. Sonra inip odasına penceresinden baktım. İki tarafına çarpınıp duruyordu. “Allahım ne olursun ölmesin”, dedim. Allahım öldürme onu! O gene çarpınıp duruyordu. Birden karnıma bir ağrı girdi. Bağırayım dedim, sesim çıkmazı. Ortalık da kararıyor. Olduğum yerde kalakaldım öyle. Neyse ki köpeğimiz geldi yanıma. Kuyruğunu sallayarak. Kafasını okşadım köpeğimizin. Sonra onunla merdiven başına kadar geldik. Karnımın ağrısı geçti.

Az sonra, annem, babam, doktor geldiler. Ben de kapı aralığından baktım. Doktor, Havva’nın koluna iğne yaptı. Havva bağırmadı. Üçü de durup beklediler. Babam çenesindeki sivilceyle oynuyordu. Sonra annem babamın yüzüne baktı. Babam eğilip doktorun kulağına bir şey söyledi. Doktor başını salladı. Sonra Havva’nın gözleri açıldı. Annem Havva’nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. “Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: “Baklava”, dedi. Sonra da öldü.
Vüsat O. BENER

Acı

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?”

Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı…

Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde büzülmüş, adeta ikiye katlanmış olduğu halde, zerrece kımıldamadan oturuyordu. Öyle ki, düzenli olarak üzerine savrulan hiçbir kar dalgasında, üstünde biriken kar tabakasını çırpma gereksinimi bile duymadığı belli oluyordu. Küçük midillisi de, kendisi gibi beyazlar içinde ve tümüyle hareketsiz duruyordu. İnce sütunları andıran bacakları ve donuk bakışları ile pek acınası bir hali vardı. Olasılıkla, daldığı düşünceler içinde kaybolmuştu. Alışık olduğu yeşil kırlardan ve vadilerden koparılarak, bu umutsuzluğun, her yandan gözlerine dolan korkunç ışıkların, bitmek tükenmek bilmeyen bir gürültüyle sağ-sola koşturan insan kalabalıklarının olduğu yere getirilmiş biri için, herhalde bu denli karamsar düşüncelere dalmaktan başka bir seçenek olamazdı. Iona ve midillisi, orada uzun zamandır hiç kımıldamadan duruyorlardı. İşe akşam yemeğinden önce çıkmışlardı; ama henüz bir tek müşteri çıkmamıştı. Üstelik, akşamın karanlığı kasabanın üzerine çökmeye başlamıştı bile. Kısa süre içinde, solgun sokak lambalarının ışıkları canlandı; sokakların kalabalığı ve telaşı arttı.
“Vyborgskaya’ya sür! Haydi, acele et!” diye bir ses duydu Iona ve hiç düşünmeden yavaşça harekete geçti. Geriye dönüp baktığında, karın kapladığı kirpiklerinin arasından, kızak arabasına binen kişinin başının üzerine bir kukuleta çekmiş üniformalı bir subay olduğunu gördü.
“Vyborgskaya’ ya dedim !” diye tekrar etti subay. “Uyuyor musun yoksa! Vyborgskaya’ ya !”
lona,bu isteğe hemen karşılık verdi ve midillisinin dizginlerini, sırtında ve omuzlarındaki kar tabakasını havaya savurarak süratle çekti. Sonra, ona hafifçe vurdu, boynunu bir kuğu gibi geriye çekti ve alışkanlıktan ziyade öyle yapmak gerektiğinden dolayı oturağında iyice doğrularak kamçısını salladı. Midilli, boynunu ileriye doğru uzattı. Bir ağaç dalını andıran ince bacaklarını biraz gerdi ve ardından gönülsüzce harekete geçti. Ancak, gelişigüzel çıkışıyla, birilerinin üzerine doğru yöneldi.
Iona’nın önünde, karanlıkta oraya buraya koşuşturan kalabalık kitleden birileri bağırıyordu:
“Nereye gidiyorsun, seni iblis ! Hangi cehenneme gidiyorsun?! Sağa dön, sağa!”
Aynı anda, öfkeyle bağıran bir başkası da subaydı:
“Sürmeyi bilmiyor musun?! Sağa dön!”
Bir atlı araba sürücüsü, ona küfürler savurdu. Yoldan karşıya geçmekte olan ve kazara omzuyla atın burnunu silen bir yaya öfkeyle ona baktı ve kolundaki karı silkeledi. Iona, oturağında değil de, dikenler üstünde oturuyormuş gibi tedirgin oldu; ani bir hareketle dirseğini çırptı; nerede olduğunu veya neden orada olduğunu anlamamış gibi saf saf etrafına bakındı.
Subay, şaka yollu:
“Bunların hepsi ne kadar da sersem böyle!” diye söylendi. “Belli ki, senin üstüne gelmek ve atın altında ezilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu kasıtlı yapıyor olmalılar!”
Iona, müşterisine baktı. Dudakları hafifçe kımıldadı. Görünüşe göre, bir şey söylemeye niyetlenmişti; fakat, ağzından herhangi bir söz çıkmadı. Yalnızca, derinden bir iç geçirdi.
Subay:
“Bir şey mi dedin ?” diye sordu.
Iona, acımtırak bir gülümseme ile karşılık verdi. Yutkundu ve zorlukla konuşmaya çalışarak:
“Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebildi.
“Hmm… Neden öldü ?”
Iona, bu kez tüm bedeni ile ona dönerek:
“Kim bilebilir ki !? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’ nın takdiri işte…”
Karanlığın içinden bir ses:
“Önüne bak, iblis !” diye bağırdı. “Hasta mısın yoksa, ihtiyar köpek ?! Nereye gittiğine baksana ?!”
Bunun üzerine:
“Devam et, devam et!” dedi subay. “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz !”
Iona, boynunu uzattı. Oturağında doğruldu ve kırbacını daha sert vurmaya başladı. O sırada, birkaç kez göz ucuyla subaya baktı; fakat, o biraz önce duyduğu haberden yeteri kadar uzaklaşmış ve gözlerini kapatmıştı. Onu, tekrar dinleme niyetinde olmadığı açıktı. Müşterisini Viborgskaya’ ya bıraktıktan sonra, bir lokantanın yanında durdu. Oturağında iyice büzülerek oturmaya başladı. Düşen yoğun kar nedeniyle, çok geçmeden atı ile birlikte yine beyaz bir kar tabakası ile boyandı. Bu şekilde, bir saat geçti. Sonra bir saat daha…
Derken, galoşlarıyla kaldırımda gürültüyle yürüyen, ikisi uzun boylu ve zayıf, diğeri kısa ve kambur olan üç genç, birbirlerine bağırarak ve küfürler ederek çıka geldiler.
Kambur olanları, cırlak bir sesle:
“Arabacı! Polis Köprüsü’ne çek ! Üç kişiyiz ! Yirmi kopek !” dedi.
Iona, dizginleri çekerek midilliyi uyardı. Yirmi kopek, iyi bir ücret değildi; ancak, o bunu düşünecek durumda değildi. Aldığı paranın bir ruble ya da beş kopek olmasının bir önemi yoktu. Onu ilgilendiren tek şey, müşteri bulmuş olmasıydı. Birbirlerini itip kakarak ve argo sözlerle bağırıp çağırarak kızak arabasına atladılar ve üçü birden aynı anda oturacak yer kapmak için boğuşmaya başladılar. Sorun, bir türlü çözülmedi. Hangisi oturacak, hangisi ayakta kalacaktı? Uzun süren bir ağız kavgasından sonra, en kısa boyluları olduğu için, kambur olanın ayakta kalması gerektiğine karar verdiler.
“Pekala!” dedi ayakta kalan kişi. Hala yerleşmeye çalışarak ve Iona’nın hemen arkasında onun ensesine doğru soluyarak, çatlak sesi ile devam etti. “Haydi, yürüsene! Ne araban varmış be adam! Petersburg’ ta bundan kötüsünü bulamazdın herhalde!”
Iona, bir kahkaha atarak:
“Evet, övünülecek bir araba değil” diye yanıt verdi.
Kambur genç:
“Gerçekten de öyle. Neyse, sen işine bak! Bütün yolu böyle mi gideceğiz? Eh! Boynuna bir tokat atmamı istemezsin sanırım!” diye üsteledi.
Uzun boylu gençlerden biri:
“Başım ağrıyor” diye lafa girdi. “Dün Dukmasovs’ da Vaska ile birlikte dört şişe brendi içtik.”
Uzun boylu olan diğer genç, sinirli bir şekilde:
“Neden bu kadar saçmaladığını anlamıyorum. Bir salak gibi yalanlar uyduruyorsun!” diye atıldı.
“Ölümü göresin, doğru söylüyorum!”
“Hayır! Bu, ancak bir bitin öksürmesi kadar doğrudur.”
Iona, gevrek gevrek güldü.
“Neşeli beyler !” dedi.
Kambur genç, buna içerlemiş olmalıydı:
“Off ! Şeytan çarpsın seni !” diye öfkeyle bağırdı. “Sen önüne bakacak mısın, bakmayacak mısın, ihtiyar baş belası ?! O taraftan mı gidiyorsun ? Şu atı kırbaçlasana ! Vur da hızlansın biraz, lanet olası !”
Iona, kambur gencin, hemen arkasında sağa sola sarsılan bedenini ve titreyen sesini hissediyor, kendisi hakkında kaba saba konuşmalarını dinliyordu. Çevresindeki insanlara baktıkça, kalbindeki yalnızlık duygusu yavaş yavaş azalıyordu. Oysa, ensesinde duran kamburun özenle seçerek savurduğu ağır ve kaprisli hakaretler, iğrenç öksürükleri ile birlikte ensesine yağmaya devam ediyordu. Uzun boylu gençler, hiç ara vermeden bu kez de Nadyezhda petrovna adlı bir kadından söz etmeye başladıklarında, Iona etrafına bakındı. Gürültülü sohbetlerine kısa bir ara verdikleri anda, yüreğini dolduran kederi paylaşmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşünerek bir kez daha etrafına bakındı ve söze girdi:
“Şey… Benim de bu hafta oğlum öldü.”
Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:
“Hepimiz, bir gün öleceğiz ! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar ! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.
Diğerlerinden biri:
“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.
Kambur, yeniden söze girdi:
“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”
Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:
“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.
Sonra, uzun gençlerden biri:
“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.
“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Iona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı. Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’ nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.
Iona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı. Yanına yaklaşarak:
“Saat kaç oluyor, dostum ?” diye sordu.
“10’ a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.
Iona, birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.
“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”
Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, Iona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Iona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.
“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”
O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Iona:
“Su mu istiyorsun?” diye sordu.
Adam:
“Herhalde” diye yanıtladı.
Iona, tekrar atıldı:
“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha ? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”
Iona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile. Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu. Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.
“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”
Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.
Iona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.
“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”
Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.
“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”
Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Iona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı…

Anton Çehov

Nur Baba

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba romanının çözümleme

Yozlaşan manevi kurumların romanı:

1-Romana ait bilgiler;

1914-1915 senelerinde yazılmış, 1921’de Akşam gazetesinde tefrikasına başlanmış, fakat toplumun bazı kesimlerinden gelen tepkiler üzerine tefrika yarıda kalmıştır. 1922’de kitap halinde yayımlanan roman, yine tepkilerle karşılanmıştır. Zamanının en çok satan romanı olmuştur. 256 sayfadır. Hakkında olumlu ve olumsuz görüşler ileri sürülen ‘Nur Baba’ romanı sinemaya uyarlanmak istenmiş, bu defa da film seti basılarak filmin çekilmesine engel olunmak istenmiştir. 1922 yılında Muhsin ERTUĞRUL tarafından filme çekilmiştir. Toplumun değişik kesimlerinde ve edebiyat adamlarında akis uyandırmıştır.

2-Romanın ismine ait bilgiler;

Romana konu Nur Baba tekkesi; 17.yüzyılda kurulduğu sanılan bir Bektaşi tekkesidir. Karacaahmet Sultanın himayelerindedir. Özellikle 1800’lü yılların sonlarından itibaren 1925 de kapatılana dek İstanbul’un sosyal hayatında çok büyük rol oynamıştır. Faaliyette olduğu dönemde birçok meşhur politikacı ve sanatçı bu tekkenin müritlerindendi. Özellikle zamanın İstanbul sosyetesinin devam ettiği bir tekke idi. Günümüzde tekke binası Üsküdar Kısıklı’da bulunan Emniyet Mahallesi Nur Baba Caddesi Emniyet sokağındadır. Dönemin sosyal hayatında önemli etkisi olduğundan başta Yakup Kadri Karaosmanoğlu olmak üzere birçok yazarın eserlerine konu olmuştur. (“Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması”, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı kanun ile uygulamaya konmuş bir Atatürk Devrimi’dir.)

3-Konusu: Romanda anlatılan bir Bektaşi tekkesidir. Nur Baba’nın kadınlara olan zaaflığı ve Nigar Hanım’a olan aşkı romanın ana temasını oluşturur.

 4-Mekân: İstanbul’un yedi tepesinden birinde kurulmuş olan bir Bektaşi tekkesidir.

 5-Zaman: Sultan Abdülaziz Dönemi (1861-1876)

 6-Kişiler Kadrosu:

AFİF BABA: Tekkenin son şeyhidir. Mürşitlerinden (doğru yolu gösteren) devraldığı tekkeyi Bektaşiliğin âdab ve muaşeretince yaşatmaya çalışmaktadır.

CELİL BACI: Arif Babanın genç eşidir.

NURİ: Arif Babanın İran ve Turan’a yaptığı seyahatlerin birinde alıp getirdiği mürididir. Nur Baba olacaktır.

NUR BABA: Romanın 1. karakteridir. Romanın baş karakteridir. Kaderin kendisini sürüklediği bir hayatın öznesi olmayı becermiştir. Bir çocuk olarak girdiği tekkede yıllara sonra mürşitliği ele geçirmiş, şeyhinin karısından başlayarak ne kadar akarı ve mülkü varsa elde etmiştir. Uzun ve karışık sakalı, derinden bakan gözleri, on iki boğumlu sarığı ve uzun cübbesiyle bu dünya ile öteki dünya arasında yolcu taşıyan uhrevi bir simsara benzemektedir.

ZİBA HANIM: Abdülaziz döneminin önemli sosyal figürlerinden ve yalısında yaptığı işret âlemleriyle tanınan Sefa Efendinin kızıdır. Bir davette karşılaştığı Nuri’ye hitaben yarı cezbe halinde “Nur Baba” diye hitap etmesi bu ihtiraslı mürşidin artık bu adla tanınmasına sebebiyet verir. Bir bakıma Nur Baba’yı “yaratan” odur. Boğaziçi masalının prensesidir. Babasının kızıdır. Şehvetine düşkündür. Yeğeni Nigâr Hanımı Nur babaya meze yapar. Tutkularını besleyecek yeni heyecanlar arar. Teninin ihtirasları söndüğü bir devirde ruhunun heyecanlarına yönelir, dergâhtan ayrılarak kumar ve ticaret işlerine girer.

NİGÂR HANIM: Romanın 2. karakteridir. Madrid elçisi Eşref Paşanın karısı ve Ziba Hanımın yeğeni. Sefa Efendinin torunudur.

7-Olay Örgüsü:

İstanbul’un yedi tepesinden birinde kurulmuş olan bir Bektaşi tekkesinin son şeyhi Arif Baba mürşitlerinden devraldığı tekkeyi Bektaşiliğin âdab ve muaşeretince yaşatmaya çalışmaktadır. Yanında Celile Bacı adında genç eşi ve Anadolu’dan getirdiği Nuri adlı delikanlı müridi vardır. Arif Babanın ölmesiyle birlikte tekkenin başına Nuri geçer. Bu ihtiraslı genç kısa zamanda tekkenin mutlak hakimi olur. Kısa bir süre sonra kucağında büyüdüğü Celile Bacı ile nikâhlanır. Artık hem manevi hem de dünyevi olarak tekkenin tek hâkimi olur. Abdülaziz döneminin önemli sosyal figürlerinden biri olan ve yalısında yaptığı işret âlemleriyle tanınan Sefa Efendinin kızı Ziba Hanımın bir davette karşılaştığı Nuri’ye hitaben yarı cezbe halinde “Nur Baba” diye hitap etmesi bu ihtiraslı mürşidin artık bu adla tanınmasına sebebiyet verir.

Nur Babanın irşat (doğru yolu gösterme) makamına çıkmasıyla birlikte tekke her tür işretin yozlaşmış bir kurumu olur. Tekkede işret, dem, fuhuş alıp başını gider. Nasibe Hanım ile Hamdi Bey bu mekânı rahatça buluşup sevişebilmek için kullanmaktadır. Nur Baba, Celile Bacıdan sonra Ziba Hanımı cariyeleri arasına katar. Nur Baba, tekkeyi tutkuları ve ihtirasları için kullanır. Çevresindeki birçok kadınla yetinmeyen bu sıra dışı mürşit, görüp beğendiği iyi aile kızlarını, evli kadınları irşat etmek ve el vermek gibi sudan bahanelerle ve müritlerinin yardımıyla ağına düşürmekte tam bir bohem hayatı (başıboş yaşam) sürdürmektedir.

             Son olarak Madrid elçisi Eşref Paşanın karısı ve Ziba Hanımın yeğeni Nigâr Hanımı bir vesile ile görür ve beğenir. Bundan sonra bu kadını elde etmenin yollarını arar, planlar kurar. Bu işi Ziba Hanıma havale eder. Ziba Hanım başlangıçta bu isteğe şiddetle karşı çıkar ancak yaradılışındaki hafifliği nedeniyle bu görevi yerine getirir. Nigâr Hanım çeşitli bahane ve şeytanca planlarla tekkeye getirilir. Sahte ve düzenbaz şeyhin sözde irşat dairesine, gerçekte haremine girecektir. Nigâr Hanım bir ayinle Bektaşiliğe ilk adımını atar, artık Nuri Babanın müritlerinden biri olur. Birbirini takip eden buluşmalar ve hafif yollu sevişmelerden sonra Nur Baba ile eski gözdelerinin birinin evinde sevişmeye başlarlar. Bütün bir yaz bu ilişki sürer. Sonunda Nigâr Hanım; kocasını, çocuklarını ve annesini terk ederek tekkeye yerleşir.

Roman zamandizinsel açıdan beş altı yıllık bir atlama ile devam eder.

Nigâr Hanım, beş altı yıldır bulunduğu bu tekkede yorucu bir hayat sürmüştür. Sabahlara kadar süren işret âlemleri, içki ve uykusuzluk onu zamanından önce çökertmiş, yaşlandırmıştır. Bu arada uyuşturucuya alışmıştır. Artık Nur Baba, Nigâr Hanımı bir cinsel obje olarak görmekten öte bir değer vermemiştir. Artık Nur Babanın yeni gözdesi on beş on altı yaşlarında körpe Süheylâ’dır. Sofra başında ve dem sırasında Nur Babaya hizmet eden sadece bu genç bedendir.

Nigâr Hanım, devrin öteki romanlarında görüldüğü gibi bir hayata çıkmak, sınıf atlamak arzusuyla kendinden çok şey veren karakterlerden ayrılır. Bir yere çıkmak yerine bir yere düşmüştür. Eşref Paşanın karısı bulunduğu yüksek mevkiden Bektaşi tekkesinin uzun kirli sakallı şeyhinin kucağına düşer. Kapısına hizmetçi olarak almayacağı kadınlarla onur kırıcı bir hayat sürer. Düşe düşe tekkenin emektar hizmetçisi Çınarî’nin ellerine düşer.

Nur Baba romanı esasında yazar Yakup Kadri’nin gençliğinde Yahya Kemal ile birlikte bir süre devam ettiği bir Bektaşi dergâhındaki gözlemlerinin ürünüdür.

 Yakup Kadri toplumumuzda birbiri ardına çöken kurumlarımızın eleştirisini yapmayı seven bir yazardır.

Kiralık Konak romanın da; çöken aile kurumunu,

Sodom ve Gomore romanın da; bozulan ahlâkı,

Yaban romanın da; çürümüş ve yozlaşmış aydın zihniyetini,

Nur Baba romanın da; bir zamanlar toplumumuza büyük hizmetleri olmuş, hem dinsel hem de sosyal bakımdan büyük boşluğu doldurmuş,  zaman içerisinde yozlaşıp birer günah ve işret mekânları haline gelmiş tekke ve dergâhları eleştirmiştir.

 Nur Baba romanın da; gerçek bir Bektaşi dergâhında erkân ve adabından eser yoktur. Roman da; örneği verilen tekke kötü bir numunedir.

 Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında büyük önem taşıyan tekkeler zamanla işlevini yitirip yozlaşan ve artık toplum için zararlı hale gelen dergâh, zaviye ve tekkelerin geldiği son durumu irdeleyen bir romandır.

 Yakup Kadri’nin romanlarında ki kadınlar tutkularına mağlup olan karakterlerdir. Yakup Kadri toplumun direğini aile, ailenin direğini de kadın olarak kabul eder. Bu bakımdan onun bütün romanlarında yozlaşmanın, çöküşün, ahlaksızlığın baş aktörü kadın karakterlerdir. Kadınların hafifliği ailenin kaderini belirler.

Kaynakça;

1- Nur Baba, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 21.Baskı/2016, İletişim Yayınları

2-Prof.Dr.Ali İhsan Kolcu, Millî Edebiyat 2 Nesir, 7.Baskı/2016, Salkımsöğüt Yayınevi

3-Prof.Dr.Nurullah Çetin, Roman Çözümleme Yöntemi, 14.Baskı/2015, AKÇAĞ